The Revenant: İnsanlığın Karanlık Yüreğine Doğru Bir Diriliş Hikayesi

maxresdefault
10 Oyunculuk
9 Açılar
7 Senaryo
10 Kostüm
9 Ses
9

Iñárritu tüm filmlerinde epik bir anlatı tarzı içinde büyük sözler söyleyen, yüksek sesli, iddialı ve gösterişli sinema anlayışına sahip bir yönetmen. The Revenant bu anlamda Iñárritu filmografisinin doruk noktasını teşkil ediyor. İnsanın sadece insan ile değil, doğa, başka bir deyişle yaşamın ve evrenin en saf, en olduğu gibi dolaysız formu ile de yaptığı yoğun ve vahşi bir ölüm-kalım mücadelesini anlatıyor. Filmin neredeyse tamamına yayılan ve tüm atmosferini belirleyen insan-doğa mücadelesi, doğanın azameti karşısında insanın çaresizliğini ama aynı zamanda bu çaresizliği aşmak için aklını, zekasını ve iradesini kullanmasını da gözler önüne seriyor. Öte yandan bunu yaparken ana kahraman Glass’ın doğanın koşullarının tüm zorluklarına rağmen bir şekilde onların üstesinden gelmesini insanın doğa karşısındaki üstünlüğü olarak değil daha çok doğanın büyüklüğünü ve yenilmezliği kabul edip onunla uyumlu olmanın, onun koşullarına uygun yöntemler geliştirmesinin, başka bir deyişle doğa karşısında ‘haddini bilmenin’, ‘onun bir parçası olmayı kabul etmenin’ bir erdemi olarak sunuyor.

“İnsanların bu film ile zorlanmasını istiyorum; acı ve yoksuluktaki (yoksunluktaki) güzelliği görmelerini istiyorum.’’ – Alejandro González Iñárritu, Biutiful filmi hakkında

Iñárritu’nun 2015’in en iyileri arasında gösterilen ve 2016 Oscar Ödülleri’nin yıldızlarından biri olmaya aday filmi The Revenant gösterime girdi. The Revenant tartışmasız sinemanın son 15 yılına damgasını vurmuş yönetmenlerin başında gelen Iñárritu’nun altıncı filmi ve bundan önce çektiği beş film göz önünde bulundurulduğunda sinemasına ait pek çok öğeyi barındırmasına rağmen filmografisinde ayrıksı bir konuma sahip. Iñárritu, izleyicileri çok şaşırtan, önceki filmlerinden çok farklı olarak bambaşka bir türde, bir kara-komedi olan The Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) ile başladığı yeni sinema yolculuğuna yine farklı bir türde devam ediyor The Revenant ile.

Sam Pecinpah sinema tarihinde ‘şiddetin şairi’ olarak tanımlanır. Iñárritu için ise‘acının şairi’ tanımını yapmak doğru olacaktır. Filmleri içinde ‘acı’nın belki de en yoğun olduğu ve kendisinin tamamladığı ilk trajedi olan ve ‘ölüm üçlemesi’ olarak bilinen önceki filmleri Amores Perros (2000), 21 Grams (2003), Babel (2006)’i melodram olarak tanımlar. Biutiful (2010) hakkında ise şöyle der bir röportajında:

‘‘Biutiful 2006 yılında soğuk bir sonbahar sabahında başladı. Çocuklarımla birlikte kahvaltı hazırlıyorduk ve rastgele bir CD koyup Ravel sol majör piyano konçertosunu dinlemeye başladım. Birkaç ay önce aynı Ravel piyano konçertosunu, Telluride Film Festivali’ne Los Angeles’tan ailece arabayla giderken çalmıştım. Four Corners bölgesinin manzarası nefes kesicidir ve Ravel eseri bittiğinde iki çocuğum da aynı anda ağlamaya başladı. Bu eserdeki melankolik özellikler, hüzün duygusu ve güzellik onlara yoğun duygular yaşatmıştı. Çocuklarım buna bir türlü anlam veremiyordu. Sadece hissetmişlerdi. O sabah yeniden Ravel piyano eserini duyduklarında, ikisi de CD’yi kapatmamı istedi. Duygusal etkiyi ve müziğin onlara yaşattıklarını çok net hatırlıyorlardı. Aynı sabah kafamda bir karakter belirdi ve “Hola, benim adım Uxbal” dedi. Sonraki üç yıl boyunca hayatımı onunla geçirdim (…).’’

Neden The Revenant üzerine bir yazıda Biutiful’dan bahsediyorum? Yönetmenin en sevdiğim filmi olması bir yana The Revenant, Biutiful ile yönetmenin şu ana kadarki en ayrıksı filmi olan Birdman arasında bir yerde duruyor çünkü. Biutiful’un insanın suratına tokatla değil midesine bir beyzbol sopası ile vurulmuş hissi uyandıran; bir noktadan sonra insanın nefes almasını dahi zorlaştıran hikayesi ve atmosferi ile Birdman’in Iñárritu’nun şaşırtıcı bir biçimde bir kara-komedi hikayesiyle, anlattığı hayatta kalma-yaşama tutunma ve diriliş öyküsü arasında bir yere konumlanıyor The Revenant. Her üç filmde de de bir anti-kahraman ile karşı karşıyayız ama onlara empati, hatta bazı durumlarda sempati duyabiliyoruz. Biutiful’un anti-kahramanı küçük suçların insanı Uxbal kanser hastası olduğunu ve birkaç ay ömrü kaldığını öğrendiğinde çocuklarının geleceğini garanti altına almak için sınırsız bir fedakarlıkla çabalıyor. Birdman’in eski bir film yıldızı olan ama unutulmuş Riggan’ı kendini kanıtlamak, hayat karşısında kendi yaşamının anlamını bulmak ve kötü bir babalık yaptığına inandığı kızına kendini kanıtlamak için maddi- manevi tüm varlığını, varını yoğunu bir tiyatro oyununa bağlıyor. The Revenant’ın kürk avcısı Hugh Glass ise kendini ölüme terk eden ve oğlunu öldüren adamdan intikam almak için zorlu doğa şartlarına karşı koyuyor. Ayrıca her filmde yan hikayelerde dönemin politik, toplumsal ve ekonomik durumu yüzünden mağdur olan, acı çeken insan toplulukları görüyoruz. Biutiful’da bu Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Afrikalı ve Asyalılar oluyor; Birdman’de sanat ve eğlence dünyasının akbaba kültürü içinde didinip duran ‘sanat emekçileri’ ve The Revenant’da toprakları ellerinden alınan, katliama uğrayan Kızılderililer.

Iñárritu’nun The Revenant’dan önceki filmleri günümüz toplumunda yaşayan insana odaklanır. Onu evrensel bir bakış açısıyla, dünyanın varoluşundan bu yana sırlarını ve anlamlarını çözmek için uğraştığı yaşam, ölüm ve insanlık kavramlarının karşısında mücadele ederken modernite sonrasının dönüşüm-değişim bunalımlarını yaşayan günümüz toplumu içinde düşünür ve tanımlar. Gerçek olaylardan esinlenen Michael Punke’nin The Revenant: A Novel of Revenge başlıklı romanından uyarladığı The Revenant ile Iñárritu bu kez tarihsel bir yolculuk ile geçmişe gidiyor ama temel izleklerinden vazgeçmiyor: insanlığa dair karamsar bakış açısını, insanın ve insanlığın en karanlık yanlarını ve elbette yaşamın anlamını bulmaya yönelik mücadelesini bu filmde de görebiliyoruz.

Iñárritu tüm filmlerinde epik bir anlatı tarzı içinde büyük sözler söyleyen, yüksek sesli, iddialı ve gösterişli sinema anlayışına sahip bir yönetmen. The Revenant bu anlamda Iñárritu filmografisinin doruk noktasını teşkil ediyor. İnsanın sadece insan ile değil, doğa, başka bir deyişle yaşamın ve evrenin en saf, en olduğu gibi dolaysız formu ile de yaptığı yoğun ve vahşi bir ölüm-kalım mücadelesini anlatıyor. Filmin neredeyse tamamına yayılan ve tüm atmosferini belirleyen insan-doğa mücadelesi, doğanın azameti karşısında insanın çaresizliğini ama aynı zamanda bu çaresizliği aşmak için aklını, zekasını ve iradesini kullanmasını da gözler önüne seriyor. Öte yandan bunu yaparken ana kahraman Glass’ın doğanın koşullarının tüm zorluklarına rağmen bir şekilde onların üstesinden gelmesini insanın doğa karşısındaki üstünlüğü olarak değil daha çok doğanın büyüklüğünü ve yenilmezliği kabul edip onunla uyumlu olmanın, onun koşullarına uygun yöntemler geliştirmesinin, başka bir deyişle doğa karşısında ‘haddini bilmenin’, ‘onun bir parçası olmayı kabul etmenin’ bir erdemi olarak sunuyor. Glass’ı yaralayan ayı da yavrusunu korumak için saldırır; kendi türünü, doğayı, doğanın kendi içindeki dengesini içgüdüsel bir şekilde korumak ister. Doğa kendi ‘doğal’ düzenine müdahale ederken onu cezalandırır. Bir sahnede Glass yoğun kar fırtınasından korunmak için ölü bir atın iç organlarını temizler ve atın karnına sığınır. Bu bir tür ana rahmine, başka bir deyişle varoluşun başladığı yere dönüştür. Canlı (varlık) doğanın azameti karşısında kendini en güvenli hissettiği yere, ana rahmine döner bir şekilde. Korunma hissini orada bulur.

Filmde Hugh Glass’ın doğa ile mücadelesinden hareketle sadece onun değil herkesin kendine bir ölüm-kalım mücadelesi içinde olduğunu görürüz. Bu mücadele Glass’ın doğa ile yaptığından farklı; çünkü Glass’ın mücadelesi kendi içinde yukarıda sözü edilen nedenlerden dolayı bir erdeme sahipken diğer mücadeledeler insanın içindeki kötülüğün, en karanlık-şeytani yanların ortaya çıkmasına yol açar; hatta bu durum filmin kötü adamı durumdaki John Fitzgerald’da olduğu gibi kaçınılmazdır. Bu mücadeleler her ne kadar insanları yaşama bağlayan temel olgular olsalar da örneğin Birdman’de olduğu gibi kendini kanıtlamak ve yaşamını anlamlandırmak adına bir tiyatro oyunu sahnelemek kadar masum olmayabilirler. Biutiful’da olduğu gibi ülkelerinde yaşadıkları kötü şartlardan kurtulmak için kaçıp sığındıkları Avrupa’da, medeniyetin merkezinde Afrikalı ve Asyalı göçmenleri çağdaş köleler gibi imitasyon ürünlerin üretiminde, inşaatlarda karın tokluğuna çalıştırıp sonunda da istemeden de olsa ölümlerine neden olmak da bir mücadelenin parçası olabiliyor, insanın en ilkel duygularından biri olan ve ‘şeytana uyduğu’ durumlardan bir kabul edilen intikam da.

Bu mücadeleyi anlatırken Iñárritu tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi insanın özüne, temel duygularına iniyor. Conrad’ın ‘Heart of Darkness’ romanını anımsatır şekilde insan doğasının yüreğinin en karanlık noktalarına bir yolculuk yapıyor. Hayatta kalmak kadar intikam, şehvet, açgözlülük ve bencillik de bu duygular arasında ve bu duyguları gerçekleştirmek için de gerekirse insanoğlu öldürüyor, yok ediyor. Glass’ı ölüme terk eden ve Glass’ın oğlu Hawk’ı öldüren Fitzgerald ‘kötü adamı’ temsil ederken kötülükleri sadece açgözlülüğü yüzünden değil aynı zaman içinde bulunduğu şartlarda kendisi için en iyi seçeneği ancak bu kötülükler sayesinde yaratacağına inandığı için yapıyor. Glass’ın öldürme motivasyonu ise intikam. Kendine tecavüz eden Fransız avcının testislerini kesen Kızıldereli kız veya öldürülen ailesinin intikamını almak isteyen ama aynı zamanda ‘İntikam tanrının ellerindedir.’ diyen Kızıldereli Hikuc da intikam peşinde yaşamlarının anlamını arıyorlar, yaşamlarına anlam katıyorlar ama şiddet bu süreçte ayrılmaz bir olgu olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Filmin başında Kızıldereliler’in avcılara saldırısından Glass ile Fitzgerald’ın doğaya uygun bir şekilde içgüdüsel vahşi ve ilkel kavgasına kadar şiddet yaşamın ayrılmaz bir boyutu olarak ‘doğallaşıyor’.

The Revenant, diğer Iñárritu filmleri gibi uzun, gösterişli, yoğun ve sinematografik açıdan çok başarılı bir yapım. 2014 ve 2015’de üst üsteGravity ve Birdman ile En İyi Görüntü Yönetimi dalında Oscar kazanan Emmanuel Lubezki yine efsanevi bir iş çıkarıyor. 2016 için de yine bu dalın en büyük favorisi durumunda.

Leonardo DiCaprio bu filmdeki performansı ile beşinci kez oyunculuğuyla Oscar’a aday oldu. Ödülü bu kez alacağı konusunda genel bir uzlaşma olsa da ben DiCaprio’nun en iyi performansı olduğunu düşünmüyorum ve şayet Oscar alırsa şu ana kadar yenen haklarının hatırına heykelciği kucaklayacağını düşünüyorum.

Bir parantez de kesinlikle John Fitzgerald rolüyle Tom Hardy için açmak gerekiyor. Geçmişte önemli filmlerde roller üstlenen ama oyunculuk yeteneklerini gösterecek bir rol bulamayan Hardy için bu film bir dönüm noktası olacak gibi gözüküyor. Muhteşem bir performans sergiliyor ve bu performansı çok hak edilmiş bir Oscar adaylığı ile taçlanıyor.

Ryuichi Sakamato’nun muhteşem müzikleri de özellikle seyircinin film boyunca Hugh Glass’ın yolcuğuna katılmasını sağlıyor; o yolculuğu içinde yaşamasına yol açıyor.

Sonuç olarak The Revenant, yoğun bir içeriğe ve görselliğe sahip, muhteşem sinematografisi ile hem 2015’in en iyileri arasına giren hem de Oscar’ın en önemli favorileri arasında yer alan başarılı bir film. Yine de şahsi fikrim, Iñárritu’nun en iyisi değil. Biutiful bence hala bir numara…

Bir Cevap Yazın